Dede Korkut: bin yılı aşkın bir süredir eskimemiş sözler, duygular ve fikirleri.
Yaklaşık 32-33 yıl önceydi… Yani 1971 ya da 1972 yılları…1969 yılı sonunda Cem Karaca Apaşlar topluluğu dağılmış ben de sahne hayatıma nokta koyup filmciliğe başlamıştım. Ama içimdeki müzikle ilgili birşeyler üretmek arzusu henüz kıpır kıpırdı. O yıllarda batıda "Hair” ve “Jesus Christ - Super Star" müzikalleri ortalığı kasıp kavuruyordu, bizde ise 30’lu yıllardaki yaygın operet geleneği ve tabii ki “Lüküs Hayat”'tan sonra o kadar az müzikal bestelenmiş ve sahnelenmişti ki… Yedi Kocalı Hürmüz, Hisseli Harikalar Kumpanyası, Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra gibi eserler bu seyrek örneklerden birkaçı idi. Zaman zaman Apaşları ilk kurduğumuz da solistimiz olan Sadık Bütünley ile buluşur eski anıları tazelerdik. Sadık o günlerde “Jesus Christ - Super Star" Rock operasını tamamen ezberlemiş mırıldanıp dururdu. Birden aklıma geldi, bizde neden bu türde bir rock opera ya da müzikal bestelenmesin?
O zaman baktık ki tüm ülkelerden destanlar manzum biçimde yazılmıştı. O sayede yöresel sazlarla çalınıp söylenerek günümüze kadar gelmişlerdi. İşte İlyada, Odessa. Peki ya bizde? Bizim de "Dede Korkut" umuz yok muydu? Hem Dede Korkut da yer yer manzum değil miydi? Ve böylece biz büyük bir heyecanla Salur Kazan'ın oğlu Uruz'un öyküsünü başladık yazıp söylemeye, besteleyip en basit şekilde evde kaydetmeye. Büyük bir heyecanla günlerce çalıştık.10-12 beste yaptık. Nerede ise sonuna gelmiştik. Şimdi biraz araştıralım bizim sahneye koyma olanağımız var mı diye düşündük. İş gerçeğe binerse finali nasıl olsa bağlarız dedik.
Ama o yıllardaki araştırmalarımı z, toplumda böyle bir açlık olmadığını gösterdi, araya askeri görevler girdi. O parçalardan sadece iki tanesini bir 45'lik olarak çıkarma imkanı bulduk.(*) Daha sonra ülkedeki siyasi akımlar ve farklılıklar yoğunlaşmaya, sertleşmeye başlayınca bizde bir siyasi görüşün reklam aracı oluruz düşüncesi ile konuyu iyice bir kenara ittik. Daha sonra aklımıza gelip şu Dede Korkut kasedi nerede diye aradığımızda ise ne Sadık ne de ben elimizdeki kopyaları bulamadık…
Aradan yıllar geçti. Birkaç gün önce çalışma odamı ve kitaplarımı düzene sokarken birdenbire eski bir kasetle karşılaştım. Üzerinde "Dede Korkut" yazıyordu. Hayret ve heyecan içinde dinlemeye başladım, birdenbire 30 yıl öncesine gitmiştim, tamamen unuttuğumu sandığım parçalar, dinledikçe hafızamın derinliklerinde n fırlamaya başladılar. Şimdi sizlerle birkaç bölümünü paylaşmak istiyorum. Belki bin yılı aşkın bir süredir eskimemiş sözler, duygular ve fikirleri...
"Oğuz ilinde Salur Kazan derler bir Han varmış" diye başlar öykü. Obalar kurulmuş, ipek halılar serilmiştir ancak canı sıkkındır Salur Kazan'ın.
Oğlu Uruz babasına merakla seslenir:
“Ataya karşı gelmek benim ne haddime
Sağına baktım, soluna baktım da güldün
Başını çevirince birden beni gördün
Yüzüme baktın yüzün karardı,
Gözüme baktın gözün karardı
Dizine vurdun dizin karardı
Hak kurban olduğum baba ne var ki bende
Sanki yüzüme karalar mı sürülmüş
Öyle ise ben kapına bulaşmam
Başımı alıp gideyim yad ellere
Dökeyim derdimi Kara sellere”
Babanın derdi ise oğlunun henüz kendini kanıtlayacak bir eylem yapmamış olmasıdır. "Bir gün düşüp ölürsem tacımı tahtımı sana Hakkını sana verirler mi diye içini döker. Oğul cevabında şarkıyla seslenir:
“Han baba hüneri atalardan oğul mu öğrenir?
Atalar mı oğludan!
Ben senden ne gördüm ki ne öğrendim baba
Hangi yayı çeksem nerde kılıç çalsam
Dalıma şahin mi kordu Han Baba
Hangi kuşu uçursam / Hangi başı göçürsem
Anamın dizinden ayırmadın ki
Koyup bıraksan beni / Şan olurdum millete
Baş kesecek bilek de var
Kan dökecek yürek de var bende”
Babanın neşesi yerine gelir o da şarkıyla seslenir:
“Hakkın var toprak toprak olmuş ne çıkar
Gününde ekilip biçilmezse
Ben ne ektim ki ne biçeyim
Sana böyle kötü söz edeyim
Sende bilek, yürek varken
Korktuğuma uğramam ben,
Yetiştirmek bana düşer seni.”
Babayla oğul ertesi gün avlanmak, yay germek için yola çıkmaya karar verirler. Koro hep bir ağızdan seslenir.
“Tan yeri alıp şafak sökende
Salur Kazan kalkmış yerinden
Üç yüz atlı pusatların kuşanmış,
Uruz Han da kır atına atlamış
40 yiğidin alıp peşine takmış
Atasının ardına düşmüş.
Nice tepe dağlar aşmışlar.
Kuş, ceylan avlayıp silah atmışlar.”
Uruz bir yandan avlanıyor, dinlenirken de babasından öğüt alıyormuş. Babasına dostla düşmanı nasıl ayırt edeceğini sormuş: “Dost düşman dediğin ne ola baba?” Baba anlatmış;
“Dost dediğin birbirine destek olandır
Düşmansa dostunu sırttan vurandır
Yaylada ovada dostun çok olsun
Yöremiz çevremiz düşman doludur
Unutma ananda düşman doğurur
Dost özünden düşman gözünden tanınır
El bağına yaprağına sakın göz dikme
Ne bir avuç toprak kaptır kendi dağından
Kör dövüşü başlar ise kazansan da kayıptasın
Durduk yerde ne baş kaldır ne de boyun bük
Böyle iken gözü dönmüş soysuz kişiler
Doğru yolda dururlarsa karşında
Onlar seni yok etmeden ey oğul
Kalkan ol, karşı dur, kılıç olda vur.”
Bu sırada düşmanları onlardan haberdar olur ve bir baskın yaparlar. Baba önce oğluna birşey olur diye kaygılanır, sonra tecrübe edinsin, güçlensin diye onun da savaşa girmesine müsade eder.
Çatışma başlar. Bir süre sonra Han bakar ki ne oğlu ne de onun askerleri var ortada. Arkadaşları "Onlar daha çok genç belki de geri dönmüşlerdir." der. Baba dellenir:
"Bu meydanda yaşın başın işi ne?
Mert dayanır namert kaçar
Benim oğlum alnıma kara sürerde
Anasının eteğine giderse
Ben oğluma oğul demem
Hançerimle dilim dilim ederim
Parçalarını yol sathına dizerim.”
Der demesine de yine de geri dönüp obasına bir bakmak ister. Geri dönmesine geri döner ama bir de bakar ki oğlunun anası Burla Hatun gözleri yaşlı oğlunu bekliyor. Korku ve endişeyle seslenmiş oğlunu sormuş…
“Beri gel hey Salur Kazan beri gel
Beri gel hey esip tozan beri gel
Ey başımın bahtı benim beri gel
Ey gönlümün tahtı benim beri gel
Kurda kuşa yedirdin mi
Yolda belde yitirdin mi
Kayalardan uçurdumsa
Kanlı sudan içirdinse / Yad ellere düşürdünse
Irmak olup akayım / Ateş olup yakayım
İki gittin bir döndün / Bir yanıp bir söndün
Nerde tek oğlum benim / Nerde Uruz'um benim
Aman bir haber bana / Dertli baş kurban sana.”
Salur Kazan durumu anlamış, o da başlamış söylemeye:
“Hep gidenler döndü geldi / Gidip de dönmeyen oğul
Umutlarım söndü geldi / Bağrımda sönmeyen oğul
Ne şahin var ne kuş var / Elbet bunda bir iş var
Gözümün çırası sensin / Sensiz dünyam zindan olur
Şu gönlümün gülü sensin / Sensiz dağlar viran olur
Oy nerdesin nerde vay / Vay deyim bu derde vay.”
Salur Kazan kararını vermiş, eşine söylemiş:
“Hey anlımın yazısı / Gönlümün sızısı
Tüketme kendini / Yitirme kendini
Oğlumun başına bir hal gelseydi
Gelir senden sorar mıydım
Ben döndü sandım, dönmemiş meğer
Yedi gün zaman ver bana
Yerde ise çıkarayım / Gökte ise indireyim
Bulursam bulurum / Yoksa kadere vururum
Bağrıma taş basar, / Ben de yas tutarım.”
Ve Salur Kazan oğlunu kurtarmak için düşmana saldırır. Oğul esir düşmüştür. Zorlu bir savaş olur, oğlu kurtulur, düşman yenilir, baba ağır yaralanır. Uruz obasına bir kahraman olarak döner.
İşte kısaca öykü budur. Bu öyküden ne mi olur? Her şey olur. Müzikli, danslı oyun olur, rock opera olur, müzik albümü olur, sahne şovu olur… Film bile olur… Kısacası işin o tarafını bende merak ediyorum, nasıl olsa 30 yıl beklemiş, zamanı gelmişse çok şey olur, gelmemişse önüne engeller zorluklar çıkarsa daha nice 30 yıllar bekler durur… Ama yine de hazırlanan yasalara, planlanan film projelerine bakılırsa, ülkemizde bir kültür patlamasının zamanı geldi gibi geliyor bana…
TƏDQİQATLAR
folklor
Avqust 6, 2008 12:04
Baxış sayı: 52
Şərhlər(0)
Ama o yıllardaki araştırmalarımı z, toplumda böyle bir açlık olmadığını gösterdi, araya askeri görevler girdi. O parçalardan sadece iki tanesini bir 45'lik olarak çıkarma imkanı bulduk.(*) Daha sonra ülkedeki siyasi akımlar ve farklılıklar yoğunlaşmaya, sertleşmeye başlayınca bizde bir siyasi görüşün reklam aracı oluruz düşüncesi ile konuyu iyice bir kenara ittik. Daha sonra aklımıza gelip şu Dede Korkut kasedi nerede diye aradığımızda ise ne Sadık ne de ben elimizdeki kopyaları bulamadık…
Aradan yıllar geçti. Birkaç gün önce çalışma odamı ve kitaplarımı düzene sokarken birdenbire eski bir kasetle karşılaştım. Üzerinde "Dede Korkut" yazıyordu. Hayret ve heyecan içinde dinlemeye başladım, birdenbire 30 yıl öncesine gitmiştim, tamamen unuttuğumu sandığım parçalar, dinledikçe hafızamın derinliklerinde n fırlamaya başladılar. Şimdi sizlerle birkaç bölümünü paylaşmak istiyorum. Belki bin yılı aşkın bir süredir eskimemiş sözler, duygular ve fikirleri...
"Oğuz ilinde Salur Kazan derler bir Han varmış" diye başlar öykü. Obalar kurulmuş, ipek halılar serilmiştir ancak canı sıkkındır Salur Kazan'ın.
Oğlu Uruz babasına merakla seslenir:
“Ataya karşı gelmek benim ne haddime
Sağına baktım, soluna baktım da güldün
Başını çevirince birden beni gördün
Yüzüme baktın yüzün karardı,
Gözüme baktın gözün karardı
Dizine vurdun dizin karardı
Hak kurban olduğum baba ne var ki bende
Sanki yüzüme karalar mı sürülmüş
Öyle ise ben kapına bulaşmam
Başımı alıp gideyim yad ellere
Dökeyim derdimi Kara sellere”
Babanın derdi ise oğlunun henüz kendini kanıtlayacak bir eylem yapmamış olmasıdır. "Bir gün düşüp ölürsem tacımı tahtımı sana Hakkını sana verirler mi diye içini döker. Oğul cevabında şarkıyla seslenir:
“Han baba hüneri atalardan oğul mu öğrenir?
Atalar mı oğludan!
Ben senden ne gördüm ki ne öğrendim baba
Hangi yayı çeksem nerde kılıç çalsam
Dalıma şahin mi kordu Han Baba
Hangi kuşu uçursam / Hangi başı göçürsem
Anamın dizinden ayırmadın ki
Koyup bıraksan beni / Şan olurdum millete
Baş kesecek bilek de var
Kan dökecek yürek de var bende”
Babanın neşesi yerine gelir o da şarkıyla seslenir:
“Hakkın var toprak toprak olmuş ne çıkar
Gününde ekilip biçilmezse
Ben ne ektim ki ne biçeyim
Sana böyle kötü söz edeyim
Sende bilek, yürek varken
Korktuğuma uğramam ben,
Yetiştirmek bana düşer seni.”
Babayla oğul ertesi gün avlanmak, yay germek için yola çıkmaya karar verirler. Koro hep bir ağızdan seslenir.
“Tan yeri alıp şafak sökende
Salur Kazan kalkmış yerinden
Üç yüz atlı pusatların kuşanmış,
Uruz Han da kır atına atlamış
40 yiğidin alıp peşine takmış
Atasının ardına düşmüş.
Nice tepe dağlar aşmışlar.
Kuş, ceylan avlayıp silah atmışlar.”
Uruz bir yandan avlanıyor, dinlenirken de babasından öğüt alıyormuş. Babasına dostla düşmanı nasıl ayırt edeceğini sormuş: “Dost düşman dediğin ne ola baba?” Baba anlatmış;
“Dost dediğin birbirine destek olandır
Düşmansa dostunu sırttan vurandır
Yaylada ovada dostun çok olsun
Yöremiz çevremiz düşman doludur
Unutma ananda düşman doğurur
Dost özünden düşman gözünden tanınır
El bağına yaprağına sakın göz dikme
Ne bir avuç toprak kaptır kendi dağından
Kör dövüşü başlar ise kazansan da kayıptasın
Durduk yerde ne baş kaldır ne de boyun bük
Böyle iken gözü dönmüş soysuz kişiler
Doğru yolda dururlarsa karşında
Onlar seni yok etmeden ey oğul
Kalkan ol, karşı dur, kılıç olda vur.”
Bu sırada düşmanları onlardan haberdar olur ve bir baskın yaparlar. Baba önce oğluna birşey olur diye kaygılanır, sonra tecrübe edinsin, güçlensin diye onun da savaşa girmesine müsade eder.
Çatışma başlar. Bir süre sonra Han bakar ki ne oğlu ne de onun askerleri var ortada. Arkadaşları "Onlar daha çok genç belki de geri dönmüşlerdir." der. Baba dellenir:
"Bu meydanda yaşın başın işi ne?
Mert dayanır namert kaçar
Benim oğlum alnıma kara sürerde
Anasının eteğine giderse
Ben oğluma oğul demem
Hançerimle dilim dilim ederim
Parçalarını yol sathına dizerim.”
Der demesine de yine de geri dönüp obasına bir bakmak ister. Geri dönmesine geri döner ama bir de bakar ki oğlunun anası Burla Hatun gözleri yaşlı oğlunu bekliyor. Korku ve endişeyle seslenmiş oğlunu sormuş…
“Beri gel hey Salur Kazan beri gel
Beri gel hey esip tozan beri gel
Ey başımın bahtı benim beri gel
Ey gönlümün tahtı benim beri gel
Kurda kuşa yedirdin mi
Yolda belde yitirdin mi
Kayalardan uçurdumsa
Kanlı sudan içirdinse / Yad ellere düşürdünse
Irmak olup akayım / Ateş olup yakayım
İki gittin bir döndün / Bir yanıp bir söndün
Nerde tek oğlum benim / Nerde Uruz'um benim
Aman bir haber bana / Dertli baş kurban sana.”
Salur Kazan durumu anlamış, o da başlamış söylemeye:
“Hep gidenler döndü geldi / Gidip de dönmeyen oğul
Umutlarım söndü geldi / Bağrımda sönmeyen oğul
Ne şahin var ne kuş var / Elbet bunda bir iş var
Gözümün çırası sensin / Sensiz dünyam zindan olur
Şu gönlümün gülü sensin / Sensiz dağlar viran olur
Oy nerdesin nerde vay / Vay deyim bu derde vay.”
Salur Kazan kararını vermiş, eşine söylemiş:
“Hey anlımın yazısı / Gönlümün sızısı
Tüketme kendini / Yitirme kendini
Oğlumun başına bir hal gelseydi
Gelir senden sorar mıydım
Ben döndü sandım, dönmemiş meğer
Yedi gün zaman ver bana
Yerde ise çıkarayım / Gökte ise indireyim
Bulursam bulurum / Yoksa kadere vururum
Bağrıma taş basar, / Ben de yas tutarım.”
Ve Salur Kazan oğlunu kurtarmak için düşmana saldırır. Oğul esir düşmüştür. Zorlu bir savaş olur, oğlu kurtulur, düşman yenilir, baba ağır yaralanır. Uruz obasına bir kahraman olarak döner.
İşte kısaca öykü budur. Bu öyküden ne mi olur? Her şey olur. Müzikli, danslı oyun olur, rock opera olur, müzik albümü olur, sahne şovu olur… Film bile olur… Kısacası işin o tarafını bende merak ediyorum, nasıl olsa 30 yıl beklemiş, zamanı gelmişse çok şey olur, gelmemişse önüne engeller zorluklar çıkarsa daha nice 30 yıllar bekler durur… Ama yine de hazırlanan yasalara, planlanan film projelerine bakılırsa, ülkemizde bir kültür patlamasının zamanı geldi gibi geliyor bana…
TƏDQİQATLAR
folklor
Avqust 6, 2008 12:04
Baxış sayı: 52
Şərhlər(0)

